GÜNEŞ BENZERİ BİR YILDIZ ETRAFINDAKİ ÇOKLU GEZEGEN SİSTEMİ İLK KEZ GÖRÜNTÜLENDİ

Araştırmacılar, Şili’de Atacama çölünde yer alan ESO (European Southern Observatory; Avrupa Güney Rasathanesi) bünyesindeki VLT (Very Large Telescope; Çok Büyük Teleskop) ile Güneş benzeri bir yıldız etrafındaki çoklu gezegen sisteminin görüntülerini ilk kez elde ettiler. Güneş Sisteminin bir benzeri olan bu tarz sistemler oldukça nadir görülmektedirler. Ancak bilim insanları, bizden 300 ışık yılı uzakta bulunan TYC 8998-760-1 isimli yıldızın iki ötegezegeni doğrudan görüntülemeyi başardılar.

 

Yıldız sistemlerinde, merkezde bulunan yıldızın parlaklığı diğer nesnelere kıyasla çok daha fazladır. Gezegenlerin parlaklıkları da yıldızlara göre son derece sönük olduğundan doğrudan gözlemlenmeleri son derece zordur. VLT üzerinde bulunan SPHERE (Spectro-Polarimetric High-contrast Exoplanet Research) adı verilen aygıt sayesinde ötegezegenlerin doğrudan görüntülemesine olanak sağlanmıştır. SPHERE çalışma mekanizması sayesinde merkezde bulunan yıldızın ışığı kapatılır ve bu sayede ötegezegenlerin görüntüsü elde edilebilir (bu yöntem aynı zaman da Güneş atmosferinin dış katmanları gözlemlerinde kullanılmaktadır).  

Diğer yandan bu yöntem ile kendi Güneş Sistemi’mizdekine benzer yaşlı gezegenleri saptamak zordur, çünkü oldukça soğukturlar. Fakat genç gezegenler daha sıcak oldukları için elektromanyetik spektrumun kızılötesi bölgesinde gözlemlenecek parlak olurlar. Bizim Güneş’imiz yaklaşık olarak 4.6 milyar yaşına karşın bu genç yıldız (TYC 8998-760-1) sadece 17 milyon yıl yaşındadır. Yani gözlemlenen bu sistemin gezegenleri henüz çok genç ve hala yeterince sıcak olmaları sayesinde görüntülenebilirmişlerdir.

Bu sistemdeki ötegezegenlerin her ikisi de bizim Jüpiter ve Satürn gaz gezegenlerimiz gibi büyük kütleli gaz devleridir ancak kütleleri çok daha fazladır. Bu gezegenlerden yıldıza yakın olan, Jüpiter’in kütlesinin 14 katı; diğeri ise 6 katı kütleye sahiptir. Diğer yandan gezegenlerin yıldızlarına olan uzaklıkları da çok daha fazladır. En yakındaki 160 AB (Dünya ile Güneş arası yaklaşık 1 AB), diğeri ise 320 AB uzaklıkta bulunur. Kendi Güneş’imiz ile kıyaslarsak, Jüpiter 5 AB ve Satürn ise 10 AB uzaklıktadır.

Güneş Sistemimizin bir benzeri olsa da evrim sürecinin çok daha erken aşamada olan bu sistemin, kendi Güneş’imizin etrafındaki gezegenlerin evrimleri ve oluşumlarını anlamamız konusunda önemli katkıları olması beklenmektedir.

 

Kaynak:

https://www.eso.org/public/news/eso2011/

Makale:

https://iopscience.iop.org/article/10.3847/2041-8213/aba27e

Video:

https://www.youtube.com/watch?v=VtiFBwaiJx4&feature=emb_title

 

Yazan: Umut Kurt

 

 

UZAYIN DERİNLİKLERİNDEN GELEN İLK ZİYARETÇİ “OUMUAMUA”       

Güneş Sistemi’nde görülmüş sıra dışı bir nesne olan Oumuamua, keşfedilişinin üzerinden geçen zamana rağmen hala tartışmalara sebep oluyor. Günümüzde ise bu cismin Güneş Sistemimizdeki hiçbir cisme benzemeyen ‘ince uzun’ şeklini nasıl aldığına dair sorulara cevap aranmaktadır.

Oumuamua ilk kez 19 Ekim 2017’de Hawaii’de bulunan Haleakala Gözlemevi’ndeki Pan-STARRS teleskobu tarafından fark edilmiştir. Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) bu cisme, yıldızlararasını (Interstellar) ifade eden “I” harfi ile bir kategori oluşturarak 1I/2017 U1 adını vermiştir. Teknik adlandırmanın yanısıra Hawaii’de keşfedildiği için Pan-STARRS ekibi tarafından cisme Hawaii dilinde uzaklardan gelen haberci (izci) anlamındaki “Oumuamua” (oh MOO-uh MOO-uh) ismi verilmiştir.

Sistemimize yaptığı kısa ziyareti süresince toplanan bilgilere göre bu cismin boyu yaklaşık 400 metreye ulaşırken genişliği ise 40 metre civarındadır. Yapısal olarak kayalık ya da yüksek metal içeriğine sahip olduğu ve su buzu bakımından kayda değer ölçüde fakir olduğu keşfedilmiştir. Milyonlarca yıldır maruz kaldığı kozmik ışınların etkisiyle kızıllaşmış bir renge sahiptir. Cismin bu yüzey özellikleri organik maddelerce zengin kuyrukluyıldızlara benzese de hiperbolik yörüngesi uzaklardan geldiğini göstermektedir. Ayrıca Kanada-Fransa-Hawaii Teleskobu (CFHT) ve ESO’nun büyük teleskobuyla (VLT) yapılan gözlemlerde herhangi bir kuyruk, saçak ya da toz izi bulunamamıştır. Görünür dalgaboyunda ışınımlarla yapılan ölçümlerde gaz salınımına da rastlanmadığı için cismin aktif olmayan bir gök taşı doğasına sahip olduğu düşünülmektedir.

Çalgı takımyıldızının en parlak yıldızı olan Vega doğrultusundan saniyede 38 kilometrelik hızla Güneş Sistemi’ne giriş yapan gök taşı Güneş’in yakınından geçerek tekrar uzayın derinliklerinde kaybolacaktır. Kuyrukluyıldız olması beklenirken bir göktaşı oluşu ve şimdiye kadar bilinen gök cisimlerinden çok farklı olan şekliyle bilim insanlarının ilgisini çekmektedir.

Santa Cruz Kaliforniya Üniversitesinden Yun Zhang ve Douglas Lin 13 Nisan 2020’de yayınladıkları makalede Oumuamua’nın asıl yıldızına yakınlaştığında güçlü kütle çekim etkileriyle parçalanmış ve daha sonra yıldızlararası uzaya fırlatılmış olabileceğini ileri sürdüler. Zhang ve Lin, bu tarz cisimlerin yakın geçiş sırasında nasıl etkilendiklerini bir bilgisayar simülasyonuyla incelediler. Çalışmalar sonucunda kütle çekim etkisinin cisimleri deforme ederek Oumuamua gibi şekil almalarına neden olabileceğini gösterdiler. Bizler aynı etkinin, Shoemaker-Levy kuyrukluyıldızını da Jüpiter’e yaklaştığında parçalara ayırdığını biliyoruz. Ayrıca benzer şekilde bu etkinin kendi gezegenimizde okyanuslardaki gelgit olayına da neden olmasına tanık oluyoruz.

Zhang açıklamasında gelgit parçalanması senaryosunun Oumuamua benzeri birçok yıldızlararası cismin oluşumuna ışık tuttuğunu ve daha önce düşünülenin aksine, gezegen sistemlerinin Oumuamua gibi cisimleri yıldızlararası ortama fırlatmalarının yaygın bir durum olabileceğini ifade etmektedir. 

 

Kaynaklar:

https://www.ifa.hawaii.edu/info/press-releases/Oumuamua/

https://www.nasa.gov/planetarydefense/faq/interstellar

https://news.ucsc.edu/2020/04/oumuamua.html

https://www.eso.org/public/usa/news/eso1737/?lang

 

Görseler:

https://solarsystem.nasa.gov/asteroids-comets-and-meteors/comets/oumuamua/in-depth/

https://earthsky.org/space/new-formation-theory-interstellar-object-oumuamua

 

Hazırlayan: Aybike EDİZ

Düzenleyen: Deniz DEMİRCİ

 

 

GÜNEŞ'İN EN AYRINTILI GÖRÜNTÜLERİ ELDE EDİLDİ

 

Bilim insanları 2020’nin Ocak ayında, Hawaii’nin Maui bölgesinde henüz yeni kurulmuş olan Daniel K. Inouye Solar Telescope (DKIST) ile Güneş’in şimdiye kadar çekilmiş en ayrıntılı görüntülerini yayınladılar. 4 metre çapında olan bu teleskop, bize Güneş’e daha yakından bakma ve daha küçük ayrıntıları inceleme fırsatı sunmaktadır. DKIST  için 44 yıllık bir görev süresi planlanmaktadır. Bu görev süresi 4 Güneş döngüsüne denk gelmektedir. Elde edilen bu görüntülerin gelecek yıllarda Güneş hakkında yapılacak çalışmalara ışık tutacağı düşünülmektedir.

  

Daniel K. Inouye Solar Telescope (DKIST) ile elde edilen Güneş yüzeyi görüntüsü.

 

DKIST ile elde edilen detaylı görseldeki hücresel yapıların oluşmasına, konveksiyon hareketi sebep olmaktadır. Görseldeki parlaklık farkları ısısal farklılıklara karşılık gelmektedir. Parlak bölgeler çevrelerindeki bölgelere göre daha sıcak olan plazmayı göstermektedir. Konveksiyon, Güneş’in dış katmanlarında meydana gelen temel ısı aktarımı mekanizmasıdır. Güneş’in merkez bölgelerinde ısınan plazma, Güneş’in iç katmanlarından yüzeye doğru hareket eder ve yüzeye ulaşıp soğuduğunda tekrar yüzeyin altına iner. Plazmanın bu hücresel taşınım hareketi sürekli olarak devam etmektedir.

Koyu renkli bölgelerin arasında görünen küçük parlak bölgeler ise Güneş’in manyetik alanının etkisidir. Bu küçük parlak alanların, enerjiyi iç katmanlardan Güneş’in en dış katmanı olan taç katmanına taşıdığı düşünülüyor. Bilim insanları, bu küçük parlak alanları inceleyerek Güneş’in taç katmanının neden yüzeyinden daha sıcak olduğunu anlayabileceklerini düşünüyorlar. Güneş’in yüzey sıcaklığı yaklaşık 4500 ile 6000 K (Kelvin derece) arasında değişiyor ancak merkezden daha uzak olan taç katmanında sıcaklık milyon K mertebesine yükselebiliyor. Merkezden uzaklaştıkça sıcaklığın düşmesi beklenirken, Güneş’te gözlenen bu durumun sebebi hâlâ açıklanabilmiş değil. DKIST ile yapılan gözlemlerle bu ve bunun gibi birçok soruya cevap bulunması bekleniyor.

NSO yöneticilerinden Valentin Pillet, yaptığı açıklamada “Güneş fizikçisi olmak için heyecan verici bir dönemdeyiz” ifadesini kullandı. Gelecekte DKIST, Güneş yörüngesine oturtulmuş olan Parker Güneş Sondası ve ESA/NASA Solar Orbiter ile beraber çalışacak. Bu sayede Güneş hakkında yeni keşifler yapılarak, yanıtlayamadığımız birçok soruya cevap bulunması bekleniyor.

 

Kaynak:

https://phys.org/news/2020-01-nsf-solar-telescope-images-sun.html

https://www.newsweek.com/scientists-detailed-images-sun-new-era-solar-science-1484660

 

Yazan: Ulaş Duman GERÇEK

Düzenleyen: Deniz DEMİRCİ

 

 

RADYASYON DOLU BİR GEZEGEN Mİ YOKSA İNSANLIĞIN İKİNCİ YUVASI MI?

Evreni kocaman bir okyanus olarak hayal edersek, bizler onun içerisindeki minik birer damla kadar bile değiliz. İçimizdeki keşfetme arzusu ile kâinatın derinliklerinde ilerlemek ve diğer olası dünyaları görmek istiyoruz. Her ne kadar bu yolculuk yakın zamanda imkansız görülse de, insanoğlunun yeni gezegenleri keşfetme çabası gelişen teknolojiyle birlikte ivmelenerek devam ediyor.

Bilim insanlarının araştırmalarında, yanı başımızdaki komşu yıldızımızda ‘yaşanılabilir bir gezegen’ olabileceği keşfedildi. Proxima b adı verilen bu gezegen, bize en yakın yıldızın yörüngesinde dolanıyor ve bilim insanları bugünlerde bu gezegenin potansiyel bir yaşamı içinde barındırıp barındırmadığını araştırıyorlar.

Proxima Centauri, Erboğa takımyıldızı bölgesinde yer alan ve Güneş’ten 4.24 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir kırmızı cüce yıldızdır. Bu yıldızın ışınım gücü oldukça düşük olsa da teleskop teknolojisinin ve kullaılan yöntemlerin gelişmesiyle kolaylıkla gözlenebilmektedir. Son çalışmalar Yıldızın yörüngesinde Proxima b adlı bir gezegenin var olduğunu göstermektedir. Proxima b ile yıldızı arasındaki uzaklık Merkür ile Güneş arasındaki uzaklığın yalnızca onda biri kadardır. Bu mesafe çok kısa gözükse de, bu yıldızın ışınımı, Güneş’ten 600 kat daha az olduğu için tehlikeli bir yakınlık değildir. Yıldızın düşün ışınımı da göz önüne alındığında, gezegenin bu uzaklıkta Proxima’nın yaşanabilir bölgesinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu durum, Proxima b’nin canlı yaşamına uygunluğu konusunda bizlere yalnızca tek bir ip ucu veriyor. Peki ya gezegenin tüm özellikleri gerçekten de yaşam için elverişli mi?

Proxima b’nin kütlesi Dünya’nın kütlesinin 1.3 katıdır. Gezegenin yüzey sıcaklığı özellikle ekvator bölgesinde, sıvı suyun bulunabilmesi için uygundur. Gezegenin, yıldızı etrafındaki tam bir turu (gezegenin yıl uzunluğu) 11.2 gün sürmektedir.

Gezegen araştırmalarında bir diğer önemli veri, gezegenin yoğunluğunu hesaplamamızı sağlayan çap parametresidir. Ancak Proxima b'nin çapı tam olarak teyit edilemediği için yoğunluğu da hesaplanamamaktadır. Dolayısıyla Proxima b’nin ne gibi bileşenlerden oluştuğu da kesin olarak belirlenememektedir. Bilim insanları gezegenin kütlesine dayanarak gezegenin yapısına dair bazı modeller geliştirdiler. Bu modellerden biri, Proxima b’nin oldukça yoğun olduğunu ve su bulundurmadığını yani gezegenin oldukça kurak olduğunu öne sürmektedir. Gezegenin çoğu yoğun metal bir çekirdekten, geri kalan kısmı ise bu çekirdeği çevreleyen kayalık bir kabuktan oluşmaktadır. Diğer model ise daha umut vericidir. Eğer Proxima b, Satürn’ün uydusu olan Enceladus gibi su buzundan meydana geliyorsa, gezegende yüzlerce kilometre derinliğinde kocaman bir okyanusun varlığı da söz konusu olabilir.

Bu noktaya kadar yapılan bilimsel çalışmalar Proxima b'nin yaşanılabilir bir gezegen adayı olabileceğini düşündürmektedir. Diğer yandan gezegenli bir yıldız sisteminde gezegenin parametreleri kadar yıldızın parametreleri de bir o kadar önemlidir. 

Kırmızı cüce yıldızlarda, yakın çevrelerini etkileyen güçlü yıldız rüzgârları ve şiddetli radyasyon fırtınaları meydana gelmektedir. Bir kırmızı cüce yıldız olarak Proxima Centauri de, Güneş’ten daha soğuk olmasına rağmen, yarattığı bu tür etkiler nedeniyle çevresindeki gezegeni yüksek radyasyon altında bıraktığı tahmin edilmektedir. Böyle bir durumda Proxima b, Yer’in Güneş’ten aldığı radyasyonun 400 katından daha fazlasına maruz kalmaktadır. Bilim insanları, Proxima b gezegenini etkileyen bu güçlü radyasyon fırtınaları yüzünden gezegenin canlı yaşamı için uygun olmadığını düşünüyorlar. Ancak, Dünya’da zor koşullarda örneğin siyanürlü ve asitli sularda yaşayan bakteriler olduğunu göz önüne alırsak, Proxima b’de de zor koşullara uyumlu yaşam formlarının bulunabileceğini düşünebiliriz. Sonuç olarak, bu ilginç gezegende yaşamın olup olmadığını tam olarak bilmiyoruz. Şimdilik daha çok veriye ihtiyacımız var. İçimizdeki merak duygusu ve gelişen teknolojimiz ile beraber Proxima b hakkında önümüzdeki zaman içinde şaşırtıcı bilgiler elde etmemiz hiç de imkânsız görünmüyor.    

 

KAYNAKLAR:

https://astrobiology.nasa.gov/news/does-proxima-centauri-create-an-environment-too-horrifying-for-life/

https://www.nasa.gov/feature/goddard/2017/an-earth-like-atmosphere-may-not-survive-proxima-b-s-orbit

https://www.kozmikanafor.com/kirmizi-cuce-yildizlar/

https://www.space.com/proxima-centuri-candidate-alien-planet-proxima-c.html

https://khosann.com/proxima-b-en-yakin-yildizda-hayat-var-mi/

https://www.ice.csic.es/personal/iribas/Proxima_b/faq.html

 

Yazan: Asya DEMİRKOL

Düzenleyen: Deniz DEMİRCİ

 

 

 

BETELGEUSE – SOLAN BİR YILDIZ PATLAYICI BİR SONA MI İLERLİYOR?

Avcı Orion’un topuz tutan omzu Betelgeuse, ömrünün sonlarına gelerek kırmızı dev evresine ulaşmış yaklaşık 8 milyon yaşında bir yıldızdır. Geçtiğimiz 2019 yılı Aralık ayında gökyüzünün en parlak yıldızlarından olan bu kırmızı dev, çıplak gözle bile fark edilebilen bir değişimle son 50 yılının en sönük halini almıştır. Bu nedenle gökbilimcilere bir süpernova patlaması geçirmek üzere olduğunu düşündürmüştür. Ancak son günlerde yıldızın görünür parlaklığı yeniden artmaktadır.

Astronomların kırmızı süperdev olarak tanımladığı bu yıldızın yarıçapı Güneş’in yaklaşık 900 katıdır. Eğer Güneş bu büyüklükte olsaydı çapı Jüpiter’e kadar ulaşırdı.

640 ışık yılı uzaktaki bu yıldız bilinen en yakın süpernova adayıdır. Ancak bir süpernova öncesinde yıldızın parlaklığında oluşacak değişimler yeterince bilinmediğinden, bu yıldız astronomlar için günümüzde çalışma odağı haline gelmiştir. Eğer beklenen patlama gerçekleşirse gözlemlenen en parlak süpernova olacaktır. Bu süpernova ilk başlarda gökyüzünde dolunay kadar parlak görünecek ancak zamanla sönükleşerek 3 yıl içerisinde yıldızın şu anki parlaklığına dönerek ve 6 yıl sonra çıplak gözle görünemeyecek bir hal alacaktır.  

Yapılan çalışmalar

Belçika KU Leuven Araştırma Üniversitesinden astronom Miguel Montargès öncülüğünde bir ekip, Avrupa Güney Gözlemevi’nin (ESO) teleskoplarıyla (VLT) Aralık ayından beri bu sönükleşmenin sebebini araştıran gözlemler yapıyor. İlk gözlem verileri arasında SPHERE görüntüleyiciyle elde edilen verilerde, yıldız yüzeyinde belirgin değişimler olduğu görülmüştür.

Ekip SPHERE ile gözlemlerine Ocak 2019’da, sönükleşme evresinden önce başlamış. Bu sayede sönükleşme öncesi ve sonrası görüntülerini karşılaştırabiliyorlar. Görünür ışıkla elde edilen görüntüler yıldızın yüzeyinde meydana gelen belirgin parlaklık değişimlerini bizlere yansıtıyor.

 

Lowell Gözlemevi astronomları Emily Levesque ve Philip Massey bu sönükleşmeye neyin sebep olduğuyla ilgili bir mekanizma öne sürdüler. Levesque ve Massey’in yaptıkları açıklamalara göre, Betelgeuse’ün 15 Şubat’taki ortalama yüzey sıcaklığı 3 bin 376 °C olup, ekibin 2004’te yaptığı yüzey sıcaklığı ölçümünden sadece 50 °C daha soğuk olduğunu ortaya koymuşlardır. Bu derece küçük sıcaklık farkının ancak yıldızın yüzeyini kaplayan toz bulutundaki değişimlerden kaynaklanabileceğini belirttiler.

Kırmızı süperdev yıldızların çevrelerine madde savurduğu bilinmektedir. Yapılan çalışma Betelgeuse’ün diğer kırmızı dev yıldızlar gibi dış katmanlarındaki maddeyi uzaya savurduğu görüşünü güçlendirmiştir. Püskürtülen madde yıldızdan uzaklaştıkça soğumakta ve oluşan toz bakış doğrultusu üzerinde yoğunlaştığında yıldız ışığında sönükleşmeye sebep olmaktadır. 

Bu yeni senaryoya göre, süpernova patlaması görmek için heyecanlananlar beklemeye devam edecekler çünkü Betelgeuse sadece bir süreliğine ışığını örten devasa bir toz bulutu püskürttü.

Kırmızı süperdevler üzerinde çalışan KU Leuven Araştırma Üniversitesinden doktora öğrencisi Emily Cannon, “Popüler astronomide ‘hepimiz yıldız tozuyuz’ ifadesini hep duyuyoruz. Peki bu yıldız tozu nereden geliyor?  Betelgeuse gibi kırmızı süperdevler, süpernova olarak patlamadan önce ömürleri boyunca çok büyük miktarda maddeyi uzayın derinliklerine savururlar. Modern teknoloji yüzlerce ışık yılı ötedeki bu cisimlerin üzerinde çalışıp, kütle kaybı mekanizmalarını araştırmamıza olanak sağlıyor.” diye betimliyor.

İleride yapılacak moröte ve kızılöte gözlemler, toz taneciklerinin dağılımını ve yapısını anlamamızı sağlayarak bu senaryoya katkıda bulunacaktır.

 

Kaynaklar:

https://www.eso.org/public/news/eso2003/

https://www.nature.com/articles/s41550-020-1073-8

https://www.newsweek.com/weird-dimming-star-explode-earth-bright-full-moon-1482382

Görsel:

https://www.eso.org/public/images/eso2003c/

 

Hazırlayan: Aybike EDİZ

Düzenleyen: Deniz DEMİRCİ

 

 

EVRENDE OLUŞAN İLK MOLEKÜL UZAYDA İLK KEZ TESPİT EDİLDİ

Geçtiğimiz günlerde bir gezegenimsi bulutsuda helyum hidrit moleküllerinin varlığı ilk defa saptandı. NGC 7027 olarak tanımlanan ve yaklaşık 3000 ışık yılı uzakta Cygnus takımyıldızının yakınında bulunmakta olan bu bulutsu söz konusu hidrit molekülünü barındırıyor olma potansiyeli nedeniyle uzun zamandır incelenmekteydi.

Bilim insanları, büyük patlamadan yaklaşık 100.000 yıl sonra, helyum ve hidrojenin birleşmesiyle ilk kez helyum hidrit adı verilen bir molekülün oluştuğunu ve bu nedenle evrenin uygun bölgelerinde bu molekülün bulunması gerektiğini düşünüyorlardı. Ancak bu gizemli molekülün uzaydaki varlığı günümüze kadar herhangi bir şekilde saptanamamıştı. Helyum hidrit molekülünün varlığının saptanması ilkel evrende molekül oluşumu hakkındaki teorileri desteklediği için önem taşımaktadır.

Günümüz modern evreni, gezegenler, yıldızlar ve galaksiler gibi karmaşık yapılar ile doludur. Ancak Büyük Patlamanın sonrasındaki ilkel evren baskın olarak hidrojen ve helyum atomlarından meydana gelmekteydi. Bir süre sonra atomlar birleşerek ilk molekül olan helyum hidrit moleküllerini oluşturmaya başladılar. Daha sonra hidrojen atomları helyum hidrit molekülleri ile etkileşerek evrendeki en bol molekül olan ve yıldız oluşumunda çok önemli rol oynayan hidrojen molekülerini meydana getirdiler. Yıldızlar ise modern evreni oluşturan diğer elementlerin meydana gelmesinde rol oynamaya devam ediyorlar.

Helyum asal bir gazdır ve bu nedenle normal şartlarda başka herhangi bir elementle kendiliğinde birleşme eğilimi göstermez. Ancak bilim insanları 1925 yılında laboratuvarda helyumun hidrojen iyonuyla elektron paylaşmasını sağlayarak helyum hidrit elde etmeyi başardılar.

1970'lerin sonunda, bir zamanlar kendi Güneş’imize benzeyen bir yıldızın kalıntısı olan NGC 7027 adlı gezegenimsi bulutsuyu inceleyen bilim insanları, bu bulutsunun sıcaklık ve ışınım bakımından helyum hidrit oluşumu için doğru ortam olabileceğini düşündüler. Ancak yapılan gözlemlerle bu molekülün varlığına dair net bir bulgu elde edemediler. Devamındaki gözlemsel çalışmalar molekülün orada bulunabileceğine işaret etse de gözlemlerde kullanılan uzay teleskopları, bulutsudaki moleküllerden gelen sinyaller arasında helyum hidrit sinyalini seçebilmek için yeterli bir donanıma sahip olmadığı için helyum hidrit gizemini korumaya devam etti.

Bilim insanları, 2016 yılında, 2.5 metre çapında ve kızılöte bölgede gözlem yapan SOFIA teleskopu ile çalışmaya başladılar. NASA ve Alman Hava Uzay Merkezi ortaklığında bir Boeing uçağının yeniden düzenlenmesiyle oluşturulan ve bir stratosfer gözlemevi olan SOFIA, uzay teleskoplarına benzer şekilde Dünya atmosferinin engelleyici katmanlarının üzerinde gözlemler yapabilmektedir. Ancak SOFIA ile çalışmanın uzay teleskoplarına göre ek bir avantajı bulunmaktadır. SOFIA her uçuştan sonra Yer’e geri döndüğünde bilim insanları onu helyum hidrit molekülünü saptayacak şekilde yeniden güncellediler ve sonunda GREAT (German Receiver at Terahertz Frequencies) adı verilen bir cihaza eklenen yeni frekans kanalıyla helyum hidrit kaynaklı sinyalleri yakalamayı başardılar.

 

Kaynak:

https://www.nasa.gov/feature/the-universe-s-first-type-of-molecule-is-found-at-last

Hazırlayan: Anahita YAVARİ

Düzenleyen: Okan Can İNCE

 

 

İLK KARADELİK GÖRÜNTÜSÜ

Bugüne kadar yapılmış olan gözlemsel çalışmalarla karadeliklerin varlığını destekleyen bir çok bilimsel kanıt elde edilmiştir. Ayrıca gelişen yeni teknoloji ile birlikte, 2015 yılında ilk defa kütleçekimsel dalgalar LIGO (Laser Interferometer Gravitational-Wave Observatory) tarafından ölçülerek karadelik birleşmesi kaynaklı olduğu düşünülen sinyaller elde edilmiştir.

Geçtiğimiz günlerde ise basın açıklamasıyla duyurulan görüntü sayesinde ilk defa bir karadeliğin olay ufkuna dair bir görüntü elde edilmiştir. Bu görüntü Event Horizon Teleskobu (EHT) olarak adlandırılan 8 ayrı radyo teleskoptan oluşan bir gözlem ağı ile elde edilmiştir. Elde ediliş yöntemi bakımından ilk olma özelliği taşımaktadır.

‘Event Horizon’ teriminin dilimizdeki karşılığı ‘Olay Ufku’dur. Olay ufku genel görelilikte ışık ve maddenin kaçamadığı bölgeyi sınırlayan kuşağa denir. Olay ufku sınırını geçen fotonların bizlere ulaşamaması sonucu olay ufkunun bakış doğrultumuzdaki iç kısımları karanlık görünür. Oluşan karanlık bölge sayesinde karadeliğin büyüklüğü hakkında bilgi edinebiliriz.

Karadelik çekim alanı nedeniyle karanlıklaşan bölge, karadeliğin gölgesi anlamına gelen ‘Black Hole Shadow’ olarak isimlendirilir. Einstein daha önceden ‘Black Hole Shadow’ etkisini öngörmüştü. EHT sayesinde kara delik gölgesi etkisi de kanıtlanmış oldu.

 

Görüntüdeki halka şeklindeki parlaklık karadeliği çevreleyen sıcak plazmadan salınan radyo ışınımının şiddetini ‘parlaklık sıcaklığı’ cinsinde ifade etmektedir. Halka şeklinde olması kütle çekimsel mercekleme etkisi sonucudur. Görüntüdeki halkanın alt ve üst bölgeleri arasındaki parlaklık asimetrisi radyo salması kaynaklarının diskte relativistik dönme hareketi sırasında gözlemciye göre yaklaşması – uzaklaşmasından kaynaklanmaktadır. Işımanın daha şiddetli olduğu bölgelerin varlığı ‘Relativistik Işıma’ yani diğer adıyla ‘Doppler Beaming / Boosting’ ile açıklanmaktadır. Doppler Boosting etkisi karadeliğin neden olduğu jetlerden gözlemciye doğru yönelimli olanda da görülmektedir. Doppler Boosting etkisinin oluşumunu sağlayan hareketler aşağıdaki simülasyonda üst kısımda görülmektedir.  

Simülasyonda aşağıda yer alan görüntüde karadelik gölgesini çevreleyen en parlak halka fotonların karadelik etrafındaki yörüngede hareket ettikleri Foton Halkası (Photon Ring) olarak adlandırılan bölgedir. Bu bölgeden geçen ve sıcak plazma içerisinde daha uzun kesit alanına sahip bakış doğrultuları göreceli olarak daha parlak görünür.

Dünya çapında ses getiren bu çalışma için Charles Messier tarafından  18 Mart 1781 tarihinde keşfedilen Messier 87 gökadasının merkezindeki ‘Çok Büyük Kütleli Karadelik’ (Super Massive Black Hole) seçilmiştir. Aslında Messier 87 gökadası daha önce Hubble Teleskobu ile görüntülenmiştir. Ancak EFT, Hubble’ın elde ettiği görüntüdeki çok küçük bir alana denk gelen bir bölgeyi hedefleyerek gözlemlemişdir. Başka bir değişle elinizde bir kamera var ve ayın yüzeyindeki bir portakalı görüntülemeye çalışıyorsunuz. Bu yüksek açısal çözünürlüğü sağlamak için Yer’in büyüklüğünde bir radyo teleskopla gözlem yapmak gerekmektedir. Ancak bu mümkün olmadığı için aynı etki mevcut radyo teleskoplarla elde edilmeye çalışılmıştır. Bu amaçla Dünya’daki uygun radyo teleskoplarla bir ağ oluşturularak gözlem yapılmıştır.

Aşağıdaki görselde sarı renk ile belirlenmiş olan radyo teleskoplar (ALMAAPEX, IRAM 30-meter Telescope, James Clerk Maxwell Telescope, Large Millimeter Telescope Alfonso Serrano, Submillimeter Array, Submillimeter Telescope ve South Pole Telescope) bu gözlemler için kullanılmış teleskoplardır. Farklı teleskoplar yani farklı konumlardan gelen gözlemsel veriler bir algoritmayla birleştirilmiştir. ‘Katie Bouman’ tarafından oluşturulan bu yazılım (CHIRP) ve süper bilgisayarlar sayesinde gözlemler birleştirilerek tek bir görüntü haline getirilmiştir. Astronomlardan veri analizcilerine uzanan Dünya çapında bir ekibin ortak çalışmasını gerektiren araştırmada Arizona Üniversitesinde görev yapan Türk bilim insanı Prof. Dr Feryal Özel’de önemli rol almıştır.

Gözlemler için M87 Gökadasının merkezindeki Çok Büyük Kütleli Karadeliğin seçilmesinin nedeni, kendi gökadamızın merkezinde yer aldığını düşündüğümüz karadeliğe göre bizlerden 2000 kat daha uzak mesafede olsa da 1500 kat daha büyük kütleli olduğu için gözlemlenmesinin de daha kolay olmasıdır. Bu Çok Büyük Kütleli Karadeliğin bize olan uzaklığı 55 milyon ışık yılıdır ve kütlesi ise 6.5 milyar güneş kütlesindedir. İki yıl süren bu çalışma sonucunda karadelik olay ufkuna ilişkin ilk kez bir görüntü elde edilmiştir. Sonraki hedef kendi gökadamız olan Samanyolu Gökadasının (Milky Way Galaxy) merkezinde yer aldığı düşünülen Sagittarius A* isimli karadeliktir.

Kaynaklar:

https://eventhorizontelescope.org

https://www.sciencemag.org/news

https://iopscience-event-horizon.s3.amazonaws.com/article/10.3847/2041-8213/ab0f43/The_Event_Horizon_Telescope_Collaboration_2019_ApJL_875_L5.pdf

Hazırlayanlar: Orhun Balla, Burcu Günay

 

 

İKİ GÖKADANIN ÇARPIŞMASI

Bu fotoğraf 230 milyon ışık yılı uzaktaki iki gökadanın çarpışmasının görüntüsüdür. Bu iki gökadanın çarpışması ile oluşan gökcismine NGC 6052 ismi verilmiştir. Bu gökcismini 1784 yılında William Herschel keşfettiğinde onu garip şekilli bir gökada olarak sınıflandırmıştır. O gün mevcut olan teknoloji yeteri kadar gelişmediği için yüksek çözünürlüklü görüntü elde etme şansı olmamıştır. Günümüzde ise Hubble uzay teleskobu ile elde edilen görüntü sayesinde iki gökadanın birbirlerine çarptığını söyleyebiliyoruz.  

Bu görüntü harikası olayın meydana gelmesi için çok uzun bir zaman geçmesi gerekti. Bunun nedeni bu iki gökadanın göründüğünden çok daha büyük olmasıdır. Bizim gökadamızın çapını göz önünde bulundurarak, ışığın bir baştan bir diğer başa gidebilmesi için gereken sürenin 100000 yıldan daha fazla olduğunu söyleyebiliriz. İki gökadanın çarpışması için oldukça uzun zaman geçmiş olmalı ki bu görsel şölene tanklık edebiliyoruz.

Bu çarpışmanın bir benzeri de bizim gökadamız Samanyolu ile Andromeda gökadası arasında yaşanacak. Ama merak etmeyin bu olayın yaşanmasına henüz 4 milyar yıl var.

 

Kaynaklar:

https://www.sciencealert.com/nasa-has-released-a-breathtaking-new-hubble-image-of-two-galaxies-smashing?perpetual=yes&limitstart=1

https://spacetelescope.org/images/potw1909a/

 

Hazırlayan: Orhun BALLA

 

 

ESA EXOMARS ARACINA ‘ROSALIND FRANKLIN’ ADINI VERDI

ESA (Avrupa Uzay Ajansı), Mars’ta, hayatın yapı taşlarını arayacak ExoMars aracına “Rosalind Franklin” adını verdi. Rosalind Franklin DNA'nın çift sarmal yapısının çözülmesine katkıda bulunmuştur.

ExoMars, Mars'taki yaşamı araştırmaya yönelik iki etaplı bir astrobiyoloji projesidir. Projenin ilk etabında Trace Gas Orbiter uzay aracı 2016 yılında Mars yörüngesine gönderilmiştir. Bu etabın amacı Mars’ın atmosferinde jeolojik ve biyolojik aktiviteler ile ilişkili gazları araştırmaktır. Projenin ikinci etabı olan ExoMars aracı ESA ile Rus Uzay Şirketi Roscosmos tarafından yapılan ortak bir çalışmadır.

Rosalind Franklin, ExoMars programı kapsamında 2020 yılında kırmızı gezegen Mars’a gönderilecek. Bu araç hem Mars yüzeyinde hareket edebilen hem de gezegenin derinliklerini araştırabilen bir araç olarak tasarlanmıştır ve bu açıdan türünün ilk örneğidir.

Günümüzde yüzeyi kuru olsa da, geçmişte Mars yüzeyinde su bulunmaktaydı. Bu araç Mars toprağını delerek elde edeceği örneklerin analizinden Marsın geçmişi ile ilgili veriler elde edecek ve günümüzde Mars’da yeraltında hayatın olup olmadığına dair araştırmalar yapacak. ExoMars aracı elde edeceği bu verileri Trace Gas Orbiter uzay aracı ile  Dünya 'ya aktaracak.

Elde edilen örnekleri Mars'tan geri getirmek için ESA ve NASA işbirliği içinde ortak bir çalışma yürütecekler. ESA yöneticisi David Parker, Mars’tan örnekleri geri getirmenin birden fazla aşama gerektiren çok kapsamlı bir çalışma olduğunu söylemektedir. ESA 15 yıldır Mars’ı keşfediyor. Bu keşifler Mars Express ile başladı ve ExoMars ile devam edecek.

 

Kaynak:

http://www.esa.int/Our_Activities/Human_and_Robotic_Exploration/Exploration/ExoMars/ESA_s_Mars_rover_has_a_name_Rosalind_Franklin

 

Hazırlayan: Anahita  YAVARI

 

 

GÜNEŞ BENZERİ YILDIZLAR, EVRİMLERİNİN SONUNDA KRİSTALLEŞİR

Güneş benzeri yıldızların evrimlerinin sonunda, Beyaz Cüce aşamasına geldiklerinde, iç bölgelerinin soğumasıyla birlikte katı kürelere dönüştüklerini bilim insanları gözlemsel çalışmalarla ortaya koydu.

Güneş ve benzeri yıldızlar, ömürlerinin sonunda Beyaz Cüce olarak adlandırılan aşamaya geçerler. Beyaz cüceler orta ölçekli yıldızların kalıntıları olarak tanımlanabilir. Samanyolu'ndaki yıldızların yüzde 97'sinin sonunda beyaz cücelere dönüşeceği tahmin edilmektedir.

Orta ölçekli yıldızlar evrimlerinin son aşamasında dış katmanlarını uzaya savurmaya başlarlar. Ömürlerinin sonunda, yani çekirdeklerindeki tüm nükleer yakıtı yaktıklarında, bu yıldızlardan geriye çok yoğun hale gelmiş bir çekirdek kalır. Bu çekirdek, sahip olduğu ısı enerjisini ışıma yaparak uzaya yayarak soğumaya başlar ve gökbilimciler tarafından sönük nesneler olarak görülür.

Beyaz cücelerin soğuması milyarlarca yıl sürer. Belirli bir sıcaklığa ulaştıkları zaman soğuyan madde kristalleşir. Bu durum Dünya’mızda soğuyan maddelerin katılaşmasına benzetilebilir. Ancak beyaz cücelerin katılaşma sıcaklığı 10 milyon °C dolayındadır.

Beyaz cücelerde yaşanan bu süreç, ilk olarak günümüzden yaklaşık 50 yıl öncesinde öngörülmüştü. Ancak Gaia teleskobu ile çok sayıda Beyaz Cüce gözlenmesi sayesinde bilim insanları bu durumu ortaya koyan kapsamlı bir çalışma yapabildiler.

Bu çalışmada Warwick Üniversitesi'ndeki gökbilimciler, Gaia teleskobu verilerine dayanarak, Dünya'nın 300 ışık yılı komşuluğu içerisinde yer alan 15.000 yıldız kalıntısını analiz ettiler. Yaptıkları çalışma sonucunda beyaz cücelerin evrimsel olarak bir bağlantısı olmayan bir grubunun belirli bir renk ve parlaklık özelliği göstererek ayrı bir grup oluşturduğunu gördüler. Bu grubun diğerlerinden farklı olan özelliklerini kristalleşme sürecine girmiş olmaları ile açıkladılar.

Bilim insanlarına göre, birkaç milyar yıl süren kristalleşme sırasında ortaya çıkan ısı, ölü yıldızın sönükleşmesini yavaşlatıyor. Bu şekilde evrimi yavaşlayan beyaz cüce gerçekte olduğundan birkaç milyon yıl daha genç görünüyor.

Beyaz cüceler, uzun zamandır dahil oldukları yıldız kümelerinin yaşını belirlemek için kullanılmaktadır. Araştırmanın başyazarı Pier-Emmanuel Tremblay, daha doğru yaş tahmini yapabilmek için daha iyi kristalleşme modelleri geliştirmemiz gerektiğini belirtiyor. Ancak beyaz cücelerin hepsi aynı hızda kristalleşmiyor. Kütlece büyük olanlar  daha hızlı soğuyarak yaklaşık bir milyar yıl içerisinde kristalleşiyor. Küçük kütleli beyaz cüceler ise daha yavaş soğudukları için kristalleşmeleri altı milyar yıla kadar sürebiliyor.

Gökbilimciler Güneş’in beyaz cüceye dönüşmesi için yaklaşık 4.5 milyar yıl gerektiğini ve beyaz cüce olduktan sonra kristal bir küreye dönüşmesinin de yaklaşık birkaç milyar yıl daha alacağını tahmin ediyorlar.

 

Kaynak:

https://www.esa.int/Our_Activities/Space_Science/Gaia/Gaia_reveals_how_Sun-like_stars_turn_solid_after_their_demise

 

Hazırlayan: Anahita YAVARİ

Düzenleyen: Burcu Günay 

 

 

HAYABUSA 2 UZAY ARACI RYUGU’DAN VERİ TOPLUYOR     

                              

Japonlara ait bir uzay aracı olan Hayabusa 2, 21 Şubat 2019 tarihinde Ryugu asteroidinin yüzeyinde başarılı bir patlama gerçekleştirdi. Hayabusa 2, asteroide ulaşmadan önce bilim insanları asteroid yüzeyinin daha yumuşak olduğunu hesaplamışlardı. Uzay aracından gelen verileri işledikten sonra asteroid yüzeyinin önceki hesaplamalardan daha sert olduğu anlaşıldı. Ancak bu durum Hayabusa 2'nin görevini sekteye uğratmadı. Japan Aerospace Exploration Agency (JAXA) sözcüsü "uzay aracının normal çalıştığını ve sağlıklı durumda olduğunu gösteren veriler alındığını" açıkladı.

Hayabusa 2, meydana getirdiği patlama ile asteroidin yüzeyinde yapay bir krater oluşturdu ve bu sayede asteroidin derinliklerinden parçalar topladı. Hayabusa 2 tarafından toplanan parçaların analizinden Güneş Sistemi’nin oluşumu ve evrimi hakkında bilgi edinilmesi planlanıyor.

Güneş Sistemi’nin oluşumu hakkında bilgi edinmek üzere daha önce Hayabusa tarafından silikonca zengin olan Itokawa (S-tipi) asteroidinden parçalar toplanmıştı. Hayabusa 2, Haziran 2010 yılında Dünya’ya dönen Hayabusa’nın takipçisi olarak gönderildi. Ryugu asteroidi ilkel ve Itokawa göre karbonlu maddeler bakımından daha zengin bir asteroid (C-tipi) olduğu için, Hayabusa 2’nin bizlere, Güneş Sistemi’nin oluştuğu dönemde organik moleküllerin ve suyun varlığı hakkında bilgi sağlaması hedefleniyor.

Hayabusa 2, bilimsel analizler için MINERVA (MIcro-Nano Experimental Robot Vehicle for Asteroid) ve MASCOT (Mobile Asteroid Surface Scout) araçlarını Ryugu’ya taşıdı. Hayabusa 2 sondası, 3 Aralık 2014’de Tanegashima’dan fırlatılmış ve asteroidin yüzeyine 27 Haziran 2018 günü iniş yapmıştı. Eylül 2018’de MINERVA (MIcro-Nano Experimental Robot Vehicle for Asteroid) dahilindeki 2 araç (Rover1A ve Rover1B) asteroid üzerinde hareket ederek görüntü ve sıcaklık hakkında bilgi toplamaya başladı. Ekim 2018’de Fransız-Alman ortak yapımı MASCOT (Mobile Asteroid Surface Scout) asteroidin bileşimi hakkında veri toplamaya başlandı. Toplanan veriler de Hayabusa 2’ye iletildi. Görevini başarıyla tamamlayan MASCOT bataryaları tekrar doldurulabilir şekilde tasarlanmadığı için Ryugu yüzeyinde kalacak.

Hayabusa 2, 2020 yılında Dünya’ya ulaşacak ve Woomera’daki (Güney Avustralya) iniş alanına düşürülecek olan uzay aracı, toplanan verileri ve asteroid parçalarını incelenmek üzere bizlere ulaştırmış olacak.

 

Kaynaklar:

https://solarsystem.nasa.gov/missions/hayabusa-2/in-depth/

http://global.jaxa.jp/projects/sat/hayabusa2/

 

Hazırlayanlar: Orhun BALLA, Burcu GÜNAY

 

 

URANÜS’ÜN EKSEN EĞİKLİĞİ

Yeni bir araştırma, Uranüs gezegeninin eksen eğikliğinin ve düşük atmosfer sıcaklığının, Dünya’nın iki katı büyüklüğünde bir nesnenin gezegene çarpması sonucu oluşabileceğini gösterdi.

Durham Üniversitesi'ndeki gökbilimciler liderliğindeki uluslararası bir araştırma ekibi, yüksek çözünürlüklü bilgisayar simülasyonları kullanarak, büyük çarpışmaların Uranüs gezegenin evrimi üzerine olası etkilerini inceledi. Araştırmacılar, 4 milyar yıl önce Güneş Sistemi’nin oluşumu sırasında, muhtemelen kaya ve buzdan oluşan büyük kütleli bir ilkel gezegenin Uranüs’e çarptığını doğruladı.

Simülasyonlar, ayrıca çarpışmadan kalan döküntülerin gezegenin buz tabakasının kenarında ince bir kabuk oluşturabileceğini ve böylece çekirdeğinden çıkan ısıyı hapsedebileceğini de gösterdi. Araştırmacılar, çekirdekten çıkan ısının bu yolla hapsolmasının gezegenin dış atmosferinin aşırı düşük sıcaklığını (-216 °C) kısmen açıklayabileceğini söyledi.

 

Kaynak:

https://phys.org/news/2018-07-cataclysmic-collision-uranus-evolution.html

Görsel: Lawrence Sromovsky, University of Wisconsin-Madison/W.W. Keck Observatory.

Detaylı bilgi : Astrophysical Journal (2018). DOI: 10.3847/1538-4357/aac725

 

Hazırlayan: Mehmet ACAR

Düzenleyen: Burcu Günay 

 

 

ASTRONOMİDE DEVRİM YARATAN YENİ GÖZLEM:

Çift kara delik birleşmesinin yarattığı çekimsel dalgalar LIGO tarafından tespit edildi

 

Çekimsel dalgalar, Einstein’ın Genel Görelilik Kuramı’nın öngörülerinden birisidir. Uzay-zaman yapısının dalgalanması sonucu üretilen çekimsel dalgaların varlığına ilişkin ilk dolaylı kanıt 1974 yılında atarca - nötron yıldız çiftinin gözlemlerinden elde edilmişti. Fakat çekimsel dalgalara ilişkin doğrudan gözlemler teknik zorluk ve yetersizlikler nedeniyle bugüne kadar yapılamamıştı.  Ayrıca yeterince yüksek genlikli çekimsel dalga üretebilecek astronomik olayların gerçekleşme olasılığının düşük olması gözlemler önündeki bir başka engeldir.

Cihazların yeterince hassas hale getirilmesi sonucu 14 Eylül 2015 tarihinde LIGO (MIT, Caltech) ekibi tarafından tespit edilen dalgaların analizleri yapılmış ve değişimin kaynağının birleşmekte olan 36 ve 29 Güneş kütleli iki kara deliğe ait olduğu ortaya konmuştur. Bu gözlemler Astronomi/Fizik alanında devrim niteliğindedir. Araştırmacıların tespit ettikleri dalga genliği ile nümerik görelilik hesaplamalarının öngördüğü değişimlerin karşılaştırılması Şekil 1 ve Şekil 2’de gösterilmiştir. Öngörü ile gözlemler iyi uyum göstermektedir.

Şekil 1.LIGO tarafından elde edilen GW150914’e ilişkin çekimsel dalga olayı.  Hanford (sol üst) ve Livingston (sağ üst) istayonlarından elde edilen sinyaller (Abbott et al. PRL 116, 061102 (2016).

 

Çekimsel dalgalar kütlenin ivmelenmesi sonucu oluşur ve başta yakın çift sistemler olmak üzere birçok astrofiziksel nesnenin ivmeli hareketinden oluşabilir. Bu gözlemler, kara deliklerin doğasından evrenin oluşumuna dek birçok bilinmeyen sürecin araştırılmasında yol gösterici olacaktır. LIGO, VIRGO ve TAMA gibi mevcut çekimsel dalga alıcılarının limtleri her frekanstaki çekimsel dalgaların gözleminde yeterli değildir. Özellikle önümüzdeki yıllarda tamamlanacak LISA uydu antenleri (Şekil 3) ile yapılacak gözlemlerin çok daha fazla bilgi sunması beklenmektedir. Yeni gözlemler, hakkında çok iyi bilgi sahibi olmadığımız ve evrenin temel kuvveti olan “Çekim” hakkında daha detaylı bilgi sahibi olmamızı sağlayacaktır.

 

Şekil 2.GW150914 kaynağından elde edilen genlik değişimi. Üst panelde iki kara deliğin birleşme anı temsili olarak gösterilmiştir (Abbott et al. PRL 116, 061102 (2016).

 

 

Şekil 3. LISA projesi temsili gösterim.