EVRENDE OLUŞAN İLK MOLEKÜL UZAYDA İLK KEZ TESPİT EDİLDİ

Geçtiğimiz günlerde bir gezegenimsi bulutsuda helyum hidrit moleküllerinin varlığı ilk defa saptandı. NGC 7027 olarak tanımlanan ve yaklaşık 3000 ışık yılı uzakta Cygnus takımyıldızının yakınında bulunmakta olan bu bulutsu söz konusu hidrit molekülünü barındırıyor olma potansiyeli nedeniyle uzun zamandır incelenmekteydi.

Bilim insanları, büyük patlamadan yaklaşık 100.000 yıl sonra, helyum ve hidrojenin birleşmesiyle ilk kez helyum hidrit adı verilen bir molekülün oluştuğunu ve bu nedenle evrenin uygun bölgelerinde bu molekülün bulunması gerektiğini düşünüyorlardı. Ancak bu gizemli molekülün uzaydaki varlığı günümüze kadar herhangi bir şekilde saptanamamıştı. Helyum hidrit molekülünün varlığının saptanması ilkel evrende molekül oluşumu hakkındaki teorileri desteklediği için önem taşımaktadır.

Günümüz modern evreni, gezegenler, yıldızlar ve galaksiler gibi karmaşık yapılar ile doludur. Ancak Büyük Patlamanın sonrasındaki ilkel evren baskın olarak hidrojen ve helyum atomlarından meydana gelmekteydi. Bir süre sonra atomlar birleşerek ilk molekül olan helyum hidrit moleküllerini oluşturmaya başladılar. Daha sonra hidrojen atomları helyum hidrit molekülleri ile etkileşerek evrendeki en bol molekül olan ve yıldız oluşumunda çok önemli rol oynayan hidrojen molekülerini meydana getirdiler. Yıldızlar ise modern evreni oluşturan diğer elementlerin meydana gelmesinde rol oynamaya devam ediyorlar.

Helyum asal bir gazdır ve bu nedenle normal şartlarda başka herhangi bir elementle kendiliğinde birleşme eğilimi göstermez. Ancak bilim insanları 1925 yılında laboratuvarda helyumun hidrojen iyonuyla elektron paylaşmasını sağlayarak helyum hidrit elde etmeyi başardılar.

1970'lerin sonunda, bir zamanlar kendi Güneş’imize benzeyen bir yıldızın kalıntısı olan NGC 7027 adlı gezegenimsi bulutsuyu inceleyen bilim insanları, bu bulutsunun sıcaklık ve ışınım bakımından helyum hidrit oluşumu için doğru ortam olabileceğini düşündüler. Ancak yapılan gözlemlerle bu molekülün varlığına dair net bir bulgu elde edemediler. Devamındaki gözlemsel çalışmalar molekülün orada bulunabileceğine işaret etse de gözlemlerde kullanılan uzay teleskopları, bulutsudaki moleküllerden gelen sinyaller arasında helyum hidrit sinyalini seçebilmek için yeterli bir donanıma sahip olmadığı için helyum hidrit gizemini korumaya devam etti.

Bilim insanları, 2016 yılında, 2.5 metre çapında ve kızılöte bölgede gözlem yapan SOFIA teleskopu ile çalışmaya başladılar. NASA ve Alman Hava Uzay Merkezi ortaklığında bir Boeing uçağının yeniden düzenlenmesiyle oluşturulan ve bir stratosfer gözlemevi olan SOFIA, uzay teleskoplarına benzer şekilde Dünya atmosferinin engelleyici katmanlarının üzerinde gözlemler yapabilmektedir. Ancak SOFIA ile çalışmanın uzay teleskoplarına göre ek bir avantajı bulunmaktadır. SOFIA her uçuştan sonra Yer’e geri döndüğünde bilim insanları onu helyum hidrit molekülünü saptayacak şekilde yeniden güncellediler ve sonunda GREAT (German Receiver at Terahertz Frequencies) adı verilen bir cihaza eklenen yeni frekans kanalıyla helyum hidrit kaynaklı sinyalleri yakalamayı başardılar.

 

Kaynak:

https://www.nasa.gov/feature/the-universe-s-first-type-of-molecule-is-found-at-last

Hazırlayan: Anahita YAVARİ

Düzenleyen: Okan Can İNCE

 

 

İLK KARADELİK GÖRÜNTÜSÜ

Bugüne kadar yapılmış olan gözlemsel çalışmalarla karadeliklerin varlığını destekleyen bir çok bilimsel kanıt elde edilmiştir. Ayrıca gelişen yeni teknoloji ile birlikte, 2015 yılında ilk defa kütleçekimsel dalgalar LIGO (Laser Interferometer Gravitational-Wave Observatory) tarafından ölçülerek karadelik birleşmesi kaynaklı olduğu düşünülen sinyaller elde edilmiştir.

Geçtiğimiz günlerde ise basın açıklamasıyla duyurulan görüntü sayesinde ilk defa bir karadeliğin olay ufkuna dair bir görüntü elde edilmiştir. Bu görüntü Event Horizon Teleskobu (EHT) olarak adlandırılan 8 ayrı radyo teleskoptan oluşan bir gözlem ağı ile elde edilmiştir. Elde ediliş yöntemi bakımından ilk olma özelliği taşımaktadır.

‘Event Horizon’ teriminin dilimizdeki karşılığı ‘Olay Ufku’dur. Olay ufku genel görelilikte ışık ve maddenin kaçamadığı bölgeyi sınırlayan kuşağa denir. Olay ufku sınırını geçen fotonların bizlere ulaşamaması sonucu olay ufkunun bakış doğrultumuzdaki iç kısımları karanlık görünür. Oluşan karanlık bölge sayesinde karadeliğin büyüklüğü hakkında bilgi edinebiliriz.

Karadelik çekim alanı nedeniyle karanlıklaşan bölge, karadeliğin gölgesi anlamına gelen ‘Black Hole Shadow’ olarak isimlendirilir. Einstein daha önceden ‘Black Hole Shadow’ etkisini öngörmüştü. EHT sayesinde kara delik gölgesi etkisi de kanıtlanmış oldu.

 

Görüntüdeki halka şeklindeki parlaklık karadeliği çevreleyen sıcak plazmadan salınan radyo ışınımının şiddetini ‘parlaklık sıcaklığı’ cinsinde ifade etmektedir. Halka şeklinde olması kütle çekimsel mercekleme etkisi sonucudur. Görüntüdeki halkanın alt ve üst bölgeleri arasındaki parlaklık asimetrisi radyo salması kaynaklarının diskte relativistik dönme hareketi sırasında gözlemciye göre yaklaşması – uzaklaşmasından kaynaklanmaktadır. Işımanın daha şiddetli olduğu bölgelerin varlığı ‘Relativistik Işıma’ yani diğer adıyla ‘Doppler Beaming / Boosting’ ile açıklanmaktadır. Doppler Boosting etkisi karadeliğin neden olduğu jetlerden gözlemciye doğru yönelimli olanda da görülmektedir. Doppler Boosting etkisinin oluşumunu sağlayan hareketler aşağıdaki simülasyonda üst kısımda görülmektedir.  

Simülasyonda aşağıda yer alan görüntüde karadelik gölgesini çevreleyen en parlak halka fotonların karadelik etrafındaki yörüngede hareket ettikleri Foton Halkası (Photon Ring) olarak adlandırılan bölgedir. Bu bölgeden geçen ve sıcak plazma içerisinde daha uzun kesit alanına sahip bakış doğrultuları göreceli olarak daha parlak görünür.

Dünya çapında ses getiren bu çalışma için Charles Messier tarafından  18 Mart 1781 tarihinde keşfedilen Messier 87 gökadasının merkezindeki ‘Çok Büyük Kütleli Karadelik’ (Super Massive Black Hole) seçilmiştir. Aslında Messier 87 gökadası daha önce Hubble Teleskobu ile görüntülenmiştir. Ancak EFT, Hubble’ın elde ettiği görüntüdeki çok küçük bir alana denk gelen bir bölgeyi hedefleyerek gözlemlemişdir. Başka bir değişle elinizde bir kamera var ve ayın yüzeyindeki bir portakalı görüntülemeye çalışıyorsunuz. Bu yüksek açısal çözünürlüğü sağlamak için Yer’in büyüklüğünde bir radyo teleskopla gözlem yapmak gerekmektedir. Ancak bu mümkün olmadığı için aynı etki mevcut radyo teleskoplarla elde edilmeye çalışılmıştır. Bu amaçla Dünya’daki uygun radyo teleskoplarla bir ağ oluşturularak gözlem yapılmıştır.

Aşağıdaki görselde sarı renk ile belirlenmiş olan radyo teleskoplar (ALMAAPEX, IRAM 30-meter Telescope, James Clerk Maxwell Telescope, Large Millimeter Telescope Alfonso Serrano, Submillimeter Array, Submillimeter Telescope ve South Pole Telescope) bu gözlemler için kullanılmış teleskoplardır. Farklı teleskoplar yani farklı konumlardan gelen gözlemsel veriler bir algoritmayla birleştirilmiştir. ‘Katie Bouman’ tarafından oluşturulan bu yazılım (CHIRP) ve süper bilgisayarlar sayesinde gözlemler birleştirilerek tek bir görüntü haline getirilmiştir. Astronomlardan veri analizcilerine uzanan Dünya çapında bir ekibin ortak çalışmasını gerektiren araştırmada Arizona Üniversitesinde görev yapan Türk bilim insanı Prof. Dr Feryal Özel’de önemli rol almıştır.

Gözlemler için M87 Gökadasının merkezindeki Çok Büyük Kütleli Karadeliğin seçilmesinin nedeni, kendi gökadamızın merkezinde yer aldığını düşündüğümüz karadeliğe göre bizlerden 2000 kat daha uzak mesafede olsa da 1500 kat daha büyük kütleli olduğu için gözlemlenmesinin de daha kolay olmasıdır. Bu Çok Büyük Kütleli Karadeliğin bize olan uzaklığı 55 milyon ışık yılıdır ve kütlesi ise 6.5 milyar güneş kütlesindedir. İki yıl süren bu çalışma sonucunda karadelik olay ufkuna ilişkin ilk kez bir görüntü elde edilmiştir. Sonraki hedef kendi gökadamız olan Samanyolu Gökadasının (Milky Way Galaxy) merkezinde yer aldığı düşünülen Sagittarius A* isimli karadeliktir.

Kaynaklar:

https://eventhorizontelescope.org

https://www.sciencemag.org/news

https://iopscience-event-horizon.s3.amazonaws.com/article/10.3847/2041-8213/ab0f43/The_Event_Horizon_Telescope_Collaboration_2019_ApJL_875_L5.pdf

Hazırlayanlar: Orhun Balla, Burcu Günay

 

 

İKİ GÖKADANIN ÇARPIŞMASI

Bu fotoğraf 230 milyon ışık yılı uzaktaki iki gökadanın çarpışmasının görüntüsüdür. Bu iki gökadanın çarpışması ile oluşan gökcismine NGC 6052 ismi verilmiştir. Bu gökcismini 1784 yılında William Herschel keşfettiğinde onu garip şekilli bir gökada olarak sınıflandırmıştır. O gün mevcut olan teknoloji yeteri kadar gelişmediği için yüksek çözünürlüklü görüntü elde etme şansı olmamıştır. Günümüzde ise Hubble uzay teleskobu ile elde edilen görüntü sayesinde iki gökadanın birbirlerine çarptığını söyleyebiliyoruz.  

Bu görüntü harikası olayın meydana gelmesi için çok uzun bir zaman geçmesi gerekti. Bunun nedeni bu iki gökadanın göründüğünden çok daha büyük olmasıdır. Bizim gökadamızın çapını göz önünde bulundurarak, ışığın bir baştan bir diğer başa gidebilmesi için gereken sürenin 100000 yıldan daha fazla olduğunu söyleyebiliriz. İki gökadanın çarpışması için oldukça uzun zaman geçmiş olmalı ki bu görsel şölene tanklık edebiliyoruz.

Bu çarpışmanın bir benzeri de bizim gökadamız Samanyolu ile Andromeda gökadası arasında yaşanacak. Ama merak etmeyin bu olayın yaşanmasına henüz 4 milyar yıl var.

 

Kaynaklar:

https://www.sciencealert.com/nasa-has-released-a-breathtaking-new-hubble-image-of-two-galaxies-smashing?perpetual=yes&limitstart=1

https://spacetelescope.org/images/potw1909a/

 

Hazırlayan: Orhun BALLA

 

 

ESA EXOMARS ARACINA ‘ROSALIND FRANKLIN’ ADINI VERDI

ESA (Avrupa Uzay Ajansı), Mars’ta, hayatın yapı taşlarını arayacak ExoMars aracına “Rosalind Franklin” adını verdi. Rosalind Franklin DNA'nın çift sarmal yapısının çözülmesine katkıda bulunmuştur.

ExoMars, Mars'taki yaşamı araştırmaya yönelik iki etaplı bir astrobiyoloji projesidir. Projenin ilk etabında Trace Gas Orbiter uzay aracı 2016 yılında Mars yörüngesine gönderilmiştir. Bu etabın amacı Mars’ın atmosferinde jeolojik ve biyolojik aktiviteler ile ilişkili gazları araştırmaktır. Projenin ikinci etabı olan ExoMars aracı ESA ile Rus Uzay Şirketi Roscosmos tarafından yapılan ortak bir çalışmadır.

Rosalind Franklin, ExoMars programı kapsamında 2020 yılında kırmızı gezegen Mars’a gönderilecek. Bu araç hem Mars yüzeyinde hareket edebilen hem de gezegenin derinliklerini araştırabilen bir araç olarak tasarlanmıştır ve bu açıdan türünün ilk örneğidir.

Günümüzde yüzeyi kuru olsa da, geçmişte Mars yüzeyinde su bulunmaktaydı. Bu araç Mars toprağını delerek elde edeceği örneklerin analizinden Marsın geçmişi ile ilgili veriler elde edecek ve günümüzde Mars’da yeraltında hayatın olup olmadığına dair araştırmalar yapacak. ExoMars aracı elde edeceği bu verileri Trace Gas Orbiter uzay aracı ile  Dünya 'ya aktaracak.

Elde edilen örnekleri Mars'tan geri getirmek için ESA ve NASA işbirliği içinde ortak bir çalışma yürütecekler. ESA yöneticisi David Parker, Mars’tan örnekleri geri getirmenin birden fazla aşama gerektiren çok kapsamlı bir çalışma olduğunu söylemektedir. ESA 15 yıldır Mars’ı keşfediyor. Bu keşifler Mars Express ile başladı ve ExoMars ile devam edecek.

 

Kaynak:

http://www.esa.int/Our_Activities/Human_and_Robotic_Exploration/Exploration/ExoMars/ESA_s_Mars_rover_has_a_name_Rosalind_Franklin

 

Hazırlayan: Anahita  YAVARI

 

 

GÜNEŞ BENZERİ YILDIZLAR, EVRİMLERİNİN SONUNDA KRİSTALLEŞİR

Güneş benzeri yıldızların evrimlerinin sonunda, Beyaz Cüce aşamasına geldiklerinde, iç bölgelerinin soğumasıyla birlikte katı kürelere dönüştüklerini bilim insanları gözlemsel çalışmalarla ortaya koydu.

Güneş ve benzeri yıldızlar, ömürlerinin sonunda Beyaz Cüce olarak adlandırılan aşamaya geçerler. Beyaz cüceler orta ölçekli yıldızların kalıntıları olarak tanımlanabilir. Samanyolu'ndaki yıldızların yüzde 97'sinin sonunda beyaz cücelere dönüşeceği tahmin edilmektedir.

Orta ölçekli yıldızlar evrimlerinin son aşamasında dış katmanlarını uzaya savurmaya başlarlar. Ömürlerinin sonunda, yani çekirdeklerindeki tüm nükleer yakıtı yaktıklarında, bu yıldızlardan geriye çok yoğun hale gelmiş bir çekirdek kalır. Bu çekirdek, sahip olduğu ısı enerjisini ışıma yaparak uzaya yayarak soğumaya başlar ve gökbilimciler tarafından sönük nesneler olarak görülür.

Beyaz cücelerin soğuması milyarlarca yıl sürer. Belirli bir sıcaklığa ulaştıkları zaman soğuyan madde kristalleşir. Bu durum Dünya’mızda soğuyan maddelerin katılaşmasına benzetilebilir. Ancak beyaz cücelerin katılaşma sıcaklığı 10 milyon °C dolayındadır.

Beyaz cücelerde yaşanan bu süreç, ilk olarak günümüzden yaklaşık 50 yıl öncesinde öngörülmüştü. Ancak Gaia teleskobu ile çok sayıda Beyaz Cüce gözlenmesi sayesinde bilim insanları bu durumu ortaya koyan kapsamlı bir çalışma yapabildiler.

Bu çalışmada Warwick Üniversitesi'ndeki gökbilimciler, Gaia teleskobu verilerine dayanarak, Dünya'nın 300 ışık yılı komşuluğu içerisinde yer alan 15.000 yıldız kalıntısını analiz ettiler. Yaptıkları çalışma sonucunda beyaz cücelerin evrimsel olarak bir bağlantısı olmayan bir grubunun belirli bir renk ve parlaklık özelliği göstererek ayrı bir grup oluşturduğunu gördüler. Bu grubun diğerlerinden farklı olan özelliklerini kristalleşme sürecine girmiş olmaları ile açıkladılar.

Bilim insanlarına göre, birkaç milyar yıl süren kristalleşme sırasında ortaya çıkan ısı, ölü yıldızın sönükleşmesini yavaşlatıyor. Bu şekilde evrimi yavaşlayan beyaz cüce gerçekte olduğundan birkaç milyon yıl daha genç görünüyor.

Beyaz cüceler, uzun zamandır dahil oldukları yıldız kümelerinin yaşını belirlemek için kullanılmaktadır. Araştırmanın başyazarı Pier-Emmanuel Tremblay, daha doğru yaş tahmini yapabilmek için daha iyi kristalleşme modelleri geliştirmemiz gerektiğini belirtiyor. Ancak beyaz cücelerin hepsi aynı hızda kristalleşmiyor. Kütlece büyük olanlar  daha hızlı soğuyarak yaklaşık bir milyar yıl içerisinde kristalleşiyor. Küçük kütleli beyaz cüceler ise daha yavaş soğudukları için kristalleşmeleri altı milyar yıla kadar sürebiliyor.

Gökbilimciler Güneş’in beyaz cüceye dönüşmesi için yaklaşık 4.5 milyar yıl gerektiğini ve beyaz cüce olduktan sonra kristal bir küreye dönüşmesinin de yaklaşık birkaç milyar yıl daha alacağını tahmin ediyorlar.

 

Kaynak:

https://www.esa.int/Our_Activities/Space_Science/Gaia/Gaia_reveals_how_Sun-like_stars_turn_solid_after_their_demise

 

Hazırlayan: Anahita YAVARİ

Düzenleyen: Burcu Günay 

 

 

HAYABUSA 2 UZAY ARACI RYUGU’DAN VERİ TOPLUYOR     

                              

Japonlara ait bir uzay aracı olan Hayabusa 2, 21 Şubat 2019 tarihinde Ryugu asteroidinin yüzeyinde başarılı bir patlama gerçekleştirdi. Hayabusa 2, asteroide ulaşmadan önce bilim insanları asteroid yüzeyinin daha yumuşak olduğunu hesaplamışlardı. Uzay aracından gelen verileri işledikten sonra asteroid yüzeyinin önceki hesaplamalardan daha sert olduğu anlaşıldı. Ancak bu durum Hayabusa 2'nin görevini sekteye uğratmadı. Japan Aerospace Exploration Agency (JAXA) sözcüsü "uzay aracının normal çalıştığını ve sağlıklı durumda olduğunu gösteren veriler alındığını" açıkladı.

Hayabusa 2, meydana getirdiği patlama ile asteroidin yüzeyinde yapay bir krater oluşturdu ve bu sayede asteroidin derinliklerinden parçalar topladı. Hayabusa 2 tarafından toplanan parçaların analizinden Güneş Sistemi’nin oluşumu ve evrimi hakkında bilgi edinilmesi planlanıyor.

Güneş Sistemi’nin oluşumu hakkında bilgi edinmek üzere daha önce Hayabusa tarafından silikonca zengin olan Itokawa (S-tipi) asteroidinden parçalar toplanmıştı. Hayabusa 2, Haziran 2010 yılında Dünya’ya dönen Hayabusa’nın takipçisi olarak gönderildi. Ryugu asteroidi ilkel ve Itokawa göre karbonlu maddeler bakımından daha zengin bir asteroid (C-tipi) olduğu için, Hayabusa 2’nin bizlere, Güneş Sistemi’nin oluştuğu dönemde organik moleküllerin ve suyun varlığı hakkında bilgi sağlaması hedefleniyor.

Hayabusa 2, bilimsel analizler için MINERVA (MIcro-Nano Experimental Robot Vehicle for Asteroid) ve MASCOT (Mobile Asteroid Surface Scout) araçlarını Ryugu’ya taşıdı. Hayabusa 2 sondası, 3 Aralık 2014’de Tanegashima’dan fırlatılmış ve asteroidin yüzeyine 27 Haziran 2018 günü iniş yapmıştı. Eylül 2018’de MINERVA (MIcro-Nano Experimental Robot Vehicle for Asteroid) dahilindeki 2 araç (Rover1A ve Rover1B) asteroid üzerinde hareket ederek görüntü ve sıcaklık hakkında bilgi toplamaya başladı. Ekim 2018’de Fransız-Alman ortak yapımı MASCOT (Mobile Asteroid Surface Scout) asteroidin bileşimi hakkında veri toplamaya başlandı. Toplanan veriler de Hayabusa 2’ye iletildi. Görevini başarıyla tamamlayan MASCOT bataryaları tekrar doldurulabilir şekilde tasarlanmadığı için Ryugu yüzeyinde kalacak.

Hayabusa 2, 2020 yılında Dünya’ya ulaşacak ve Woomera’daki (Güney Avustralya) iniş alanına düşürülecek olan uzay aracı, toplanan verileri ve asteroid parçalarını incelenmek üzere bizlere ulaştırmış olacak.

 

Kaynaklar:

https://solarsystem.nasa.gov/missions/hayabusa-2/in-depth/

http://global.jaxa.jp/projects/sat/hayabusa2/

 

Hazırlayanlar: Orhun BALLA, Burcu GÜNAY

 

 

URANÜS’ÜN EKSEN EĞİKLİĞİ

Yeni bir araştırma, Uranüs gezegeninin eksen eğikliğinin ve düşük atmosfer sıcaklığının, Dünya’nın iki katı büyüklüğünde bir nesnenin gezegene çarpması sonucu oluşabileceğini gösterdi.

Durham Üniversitesi'ndeki gökbilimciler liderliğindeki uluslararası bir araştırma ekibi, yüksek çözünürlüklü bilgisayar simülasyonları kullanarak, büyük çarpışmaların Uranüs gezegenin evrimi üzerine olası etkilerini inceledi. Araştırmacılar, 4 milyar yıl önce Güneş Sistemi’nin oluşumu sırasında, muhtemelen kaya ve buzdan oluşan büyük kütleli bir ilkel gezegenin Uranüs’e çarptığını doğruladı.

Simülasyonlar, ayrıca çarpışmadan kalan döküntülerin gezegenin buz tabakasının kenarında ince bir kabuk oluşturabileceğini ve böylece çekirdeğinden çıkan ısıyı hapsedebileceğini de gösterdi. Araştırmacılar, çekirdekten çıkan ısının bu yolla hapsolmasının gezegenin dış atmosferinin aşırı düşük sıcaklığını (-216 °C) kısmen açıklayabileceğini söyledi.

 

Kaynak:

https://phys.org/news/2018-07-cataclysmic-collision-uranus-evolution.html

Görsel: Lawrence Sromovsky, University of Wisconsin-Madison/W.W. Keck Observatory.

Detaylı bilgi : Astrophysical Journal (2018). DOI: 10.3847/1538-4357/aac725

 

Hazırlayan: Mehmet ACAR

Düzenleyen: Burcu Günay 

 

 

ASTRONOMİDE DEVRİM YARATAN YENİ GÖZLEM:

Çift kara delik birleşmesinin yarattığı çekimsel dalgalar LIGO tarafından tespit edildi

 

Çekimsel dalgalar, Einstein’ın Genel Görelilik Kuramı’nın öngörülerinden birisidir. Uzay-zaman yapısının dalgalanması sonucu üretilen çekimsel dalgaların varlığına ilişkin ilk dolaylı kanıt 1974 yılında atarca - nötron yıldız çiftinin gözlemlerinden elde edilmişti. Fakat çekimsel dalgalara ilişkin doğrudan gözlemler teknik zorluk ve yetersizlikler nedeniyle bugüne kadar yapılamamıştı.  Ayrıca yeterince yüksek genlikli çekimsel dalga üretebilecek astronomik olayların gerçekleşme olasılığının düşük olması gözlemler önündeki bir başka engeldir.

Cihazların yeterince hassas hale getirilmesi sonucu 14 Eylül 2015 tarihinde LIGO (MIT, Caltech) ekibi tarafından tespit edilen dalgaların analizleri yapılmış ve değişimin kaynağının birleşmekte olan 36 ve 29 Güneş kütleli iki kara deliğe ait olduğu ortaya konmuştur. Bu gözlemler Astronomi/Fizik alanında devrim niteliğindedir. Araştırmacıların tespit ettikleri dalga genliği ile nümerik görelilik hesaplamalarının öngördüğü değişimlerin karşılaştırılması Şekil 1 ve Şekil 2’de gösterilmiştir. Öngörü ile gözlemler iyi uyum göstermektedir.

Şekil 1.LIGO tarafından elde edilen GW150914’e ilişkin çekimsel dalga olayı.  Hanford (sol üst) ve Livingston (sağ üst) istayonlarından elde edilen sinyaller (Abbott et al. PRL 116, 061102 (2016).

 

Çekimsel dalgalar kütlenin ivmelenmesi sonucu oluşur ve başta yakın çift sistemler olmak üzere birçok astrofiziksel nesnenin ivmeli hareketinden oluşabilir. Bu gözlemler, kara deliklerin doğasından evrenin oluşumuna dek birçok bilinmeyen sürecin araştırılmasında yol gösterici olacaktır. LIGO, VIRGO ve TAMA gibi mevcut çekimsel dalga alıcılarının limtleri her frekanstaki çekimsel dalgaların gözleminde yeterli değildir. Özellikle önümüzdeki yıllarda tamamlanacak LISA uydu antenleri (Şekil 3) ile yapılacak gözlemlerin çok daha fazla bilgi sunması beklenmektedir. Yeni gözlemler, hakkında çok iyi bilgi sahibi olmadığımız ve evrenin temel kuvveti olan “Çekim” hakkında daha detaylı bilgi sahibi olmamızı sağlayacaktır.

 

Şekil 2.GW150914 kaynağından elde edilen genlik değişimi. Üst panelde iki kara deliğin birleşme anı temsili olarak gösterilmiştir (Abbott et al. PRL 116, 061102 (2016).

 

 

Şekil 3. LISA projesi temsili gösterim.